Kahire Sıkıntısı: Sergüzeşt-i ‘Münevver’ Bey

Yakup Kadri, ‘Bir Sürgün’ adlı romanına bir Jön Türk’ün Paris’e kaçışıyla başlar. İzmir’de bindiği vapurla kendini Paris’te bulan Dr. Hikmet, bohem kahvelerde Yıldız’daki “baba”nın ölümünü ya da onun tarafından affedilmenin hazzını tatmak için bekleyen Jön Türkleri boş verip zihnindeki Paris imgelerini gerçekle buluşturmaya koyulur. Sokaklar, insanlar, eşyalar, her şey ne kadar da tanıdıktır. Her şey, Hugo’nun, Balzac’ın satırlarındaki gibidir. Rastignac da muhakkak Dr. Hikmet’le aynı kaldırımları arşınlamış olmalıdır. Paris’in sefaleti bile Dr. Hikmet’e edebi bir yakınlık içerisindedir. Osmanlı aydınının Bovarizmi ancak yoksulluğun duvarına çarpınca son bulacak, sefil, hasta bir vaziyete düştüğünde Dr. Hikmet’in Paris sokaklarındaki mihmandarı, Fransız muharrirlerin kelimeleri değil, Rus devrimcilerinin nutukları olacaktır.

Paris’te tanıştığı bir Rus devrimcisi, Jön Türklerin kim olduklarını, ne istediklerini sorduğunda, Dr. Hikmet’in dudaklarından, tılsımlı olduğuna inandığı bir kelime dökülüverir: “Hürriyet!” Ne var ki, Rus devrimcinin ikna olmaya niyeti yoktur: “Hürriyet mi? Ne yapmak için?” Rus, karşı karşıya olduğu naif idealizmi yerle bir etmek için uzun bir tirada başlar, Dr. Hikmet’e Osmanlı Bankası’nı, kapitalizmi, sınıfları, emperyalizmi, azgelişmişliği vs. vs. anlatır. O anlattıkça, Osmanlı aydınının yıllarca terennüm ettiği hürriyet şarkısı artık duyulmaz olmuştur.

Dr. Hikmet bir türlü kabul edemez gerçeği. Öyle ya, “Hürriyet davasının bütün lirik ve idealist tarafını birtakım ekonomi ve finans düsturları içine hapsedip ezmek” olacak iş midir? “Tayif’te boğazlanan kahramanın şahadeti boş bir hareketin cezası” mıdır? “Magosa kalesindeki zincirbent hürriyet aslanının Vaveylaları beyhude bir şamatadan” mı ibarettir? “[B]ütün bunların dini, imanı olan hürriyet ve meşrutiyet bir çocukça emelden başka bir şey değil” midir?

O güne kadar zihnini şekillendiren Doğu-Batı, medeni-barbar ayrımında Rus devrimcinin anlattığı sınıfları, Osmanlı Bankası’nı, kapitalizmi ve emperyalizmi nereye yerleştirmesi gerektiğini bilemeyen Hikmet, medeni Batı’nın parıltılı imgesinden bir türlü kurtulamamaktadır:

“Türkiye’nin inhitat ve indihamına (çöküş ve yıkılışına) sebep Avrupa devletleriymiş. Ne tuhaf bir iddia! Ne garip bir paradoks! Aksine, Avrupa devletleri nereye gitmişlerse oraya hayat ve medeniyet götürmüşlerdir. İşte Mısır! Daha düne kadar bizim idaremiz altında asırlarca bir mezbele halinde kalmış olan bu ülkeyi İngilizler, işte yirmi beş yıla varmadan bir cennete çevirdiler. Oraya hem umran hem zenginlik hem de Hürriyet götürdüler. Doktor Hikmet’e, babası, daima derdi ki: “Oğlum, bu işin yalnız bir çıkar yolu var. Günün birinde İngilizler mi olur, Fransızlar mı, Almanlar mı, herhalde Düveli muazzamadan biri gelip bu memlekete vaziyet edecek ve bizi, kafamıza vura vura insanlığa, medeniyete alıştıracak ve illâ felâ…”

Konaklarda büyümüş Dr. Hikmet’in Paris’teki rehberi, o pek sevdiği Fransızca romanlardır ama Bekir Fahri’nin ‘Jönler’ romanının Necip’i Kahire sokaklarında hiç bilmediği bir dünyanın içine yönsüz ve rehbersiz fırlatılmıştır. İmparatorluğun bu azgelişmiş vilayetini Necip için anlaşılabilir ya da aşina kılacak ne bir roman vardır ne de bir dil. Necip, yalnız imparatorluğun değil, edebi coğrafyanın da sürgün yerine düşmüştür.

‘PİS’ OLAN GERÇEK MİDİR?

Bekir Fahri’nin ‘Jönler’i birçok açıdan farklı bir roman. Roman için seçilen coğrafya da kahramanın sınıfsal kökeni de edebiyatımızda görmeye alışık olduğumuz türden değil. Abdülhamid istibdadında, “Taşkışla, Trablusgarp zindanlarını dolaşa dolaşa Kahire’ye düştüğü günden beri çekmediği sefalet, geçirmediği horlanma kalmayan” Tıbbiyeli Necip, “Anadolu vilâyetlerinin birinde esnaf takımından birinin oğlu”dur. Romanı okumaya devam ettikçe öğreniriz ki Necip Sivaslı’dır. Sivaslı Ermeni Vartan’dan ailesiyle ilgili haberler alır. Onu sürgün hayatında rahat ettirecek bir maaşı; ona bakacak zengin bir “peder”i ve “devletlü” bir hamisi yoktur. Kahire’deki günlerini Jön Türklerin toplandığı İstanbul Kahvesi’nde ve aç karnını doyurmak için gittiği sütçü dükkânında geçirir. Dolayısıyla Mısır’daki sürgün hayatı, Türkçe romanda okumaya alışık olduğumuz, paşa mahdumlarının sergüzeştlerinden farklı seyreder. Mısır’ın Ortadoğulu fukaralığı, Necip’in Anadolulu fukaralığına mükemmel bir fon oluşturmuş, payitahttan uzaklaştıkça romancının dili de ağdalı bir romantizmden coşkun bir gerçekçiliğe geçiş yapmıştır. ‘Jönler’i yayına hazırlayan Atilla Özkırımlı’nın önsözünden öğrendiğimize göre, fanatik bir Zola hayranı olan Bekir Fahri, Zola’ya olan borcunu natüralizmle değil, ‘Yaban’ın Ahmet Celal’i misali zehirli sıfatlarla öder:

Jönler, Bekir Fahri, 191 syf., İletişim Yayınları, 2004.

“Necip ilerledikçe, kendini meçhul bir âlemin içine atılmış gibi, kalbinde garibâne bir yalnızlık duyuyordu. Önünde, gittikçe bir haraplığa doğru açılan caddenin dar yolları arasında gözüne ilişen bir cami eseriyle kendini bir İslam memleketinde bulmaktan başka fikrini destekleyecek bir şey göremiyordu. Her şey bir pislik, intizamsızlık içinde yüzüyordu. […] Necip ilerlemekten bıkmıştı. Mamafih ekseriya müthiş bir bezginliğe uğradığı günler kendini böyle Mısır’ın karanlık köşelerine atar, nereye gittiğini bilmezdi. O çok zamanlar hayatını bir esasa bağlayamamaktan hâsıl olan yeis ve ümitsizliği ile böyle serseriyâne gezmekten lezzet alır gibiydi. […] Necip iliğine kadar işleyen bir his ve hiddetle Mısırlıların güzellikten yoksun hayatlarını beceriksizce buluyordu. […] Her şey kendine mahsus miskinlik, intizamsızlık içinde gözüküyordu. Çarşının karanlık, sakin müşteri[si] içinde birkaç ayak satıcısı, acayip bir cezvesiyle dükkânları dolaşan kahveciler gözüküyordu. Dükkânlar, karanlık çatı altında birtakım kirli metalarla dolu idi. Ekserisinin sahipleri kadere boyun eğen bir duruşla bekliyordu.

Necip şimdi çarşının sonundan kıvrıldığı zaman daha çirkin bir yol ağzında bulundu. Burası artık ne mahalle, ne Pazar denilecek bir halde değildi. Yalnız ileride seyrek birtakım yük arabaları gözüküyordu. Yol ileriye doğru kuru, harap bir manzara ile uzuyor, iki taraflı boş dükkân ağızlarında hiçle meşgul olan esnaf bozuntuları gözüküyordu.”

Bekir Fahri’nin kahramanının gözleri Kahire’de güzel tek bir şey görmez, göremez, “Mısır’ın yabancı çehresine” alışamaz. Gördüğü her şey, sokaklar, caddeler, insanlar ve mekânlar kir içindedir; her yerde Necip’in içinden çıkamadığı “melez” bir kaos vardır. Jön Türk sürgünlerinin her gün karınlarını doyurdukları sütçü dükkânını ve onun ihtiyar sahibesini şöyle tarif eder anlatıcı:

“Selamı müteakip Avni’nin masası hizasında, mermeri kırık, kirli ikinci masaya geçti.

[…] Bu sırada sütçü kadın ölü benzi, patlak göz[ü], harice mütemayil alt dudağıyla elinde tuttuğu süt kadehini sakin, sessiz Necip’in masası üzerine bıraktı. Yanıbaşındaki camı kırık dolaptan çektiği yuvarlak bir bira fırancalasını da beraber koydu. Dükkân tenha idi. Zeminin toprağından yüksek tavana doğru nemli bir koku kabarıyordu. Kapının yanına tutturulmuş kirli bir camekân içinde birtakım turşu şişeleri kapalı duruyordu. Hariçten zorla nüfuz eden gün, dükkânın ancak yarısını aydınlatıyordu. Duvarlar rutubetin etkisiyle kirli, iğrenç gözükmekte idi.”

Dükkân sahibesi Hacı Nine, “yanındaki yılışkan Arap çocuğunu kızgın bir kedi hiddetiyle haşlayıp çimdik[lemektedir].” Necip Kahire’yi bir flanör’ün değil ama düşmüş bir imparatorluğun altın çağlarına özlem duyan muhalif sürgününün öfkeli adımlarıyla dolaşır. Bekir Fahri’nin, Jön Türklerin bir dönemini gerçek isimlerle, muhtemelen kendi tanıklıklarıyla anlattığı romanda, Osmanlı yarı aydınının ufku, soyut bir hürriyet fikriyle sınırlıdır. Öyle ki, bu hürriyetle ne Yıldız’ı ne “hariçte oldukları için oturup memleketi konuşabildiği” Ermenileri ne Kürtleri nereye koyacağını, onlarla ne yapması gerektiğini bilemez. Beklediği, umut ettiği tek bir şey vardır, onu arzu nesnesi olan topraklara götürecek bir vapur.

GECİKMİŞ AVRUPA VAPURU

Necip bir meslek olarak gördüğü Jön Türklükten başka bir şey yapmayı, karnını doyuracak para kazanmayı tramvayların etrafında dolaşan Arap satıcıları gördüğü zaman aklına getirir ama çabucak bu düşünceleri zihninden kovar. “Canım biraz da insaf lazım idi. Kendisi bu kadar senelik tahsil hayatını Mısır’da kartpostal veya gazete satmak için mi geçirmişti?”

Sürgünler Kahire’de kendilerini Avrupa’ya götürecek bir vapura binmeyi hayal ederler. Reformist aydının Yıldız’a öfkesinin nedenlerinden biri de budur zaten. Yıldız istibdadı, süzülerek gelen o nazlı vapurun kıyıya demir atmasına bir türlü izin vermez. Bu yüzden, Dr. Hikmet İzmir’de kahvesini yudumlayıp Fransızca gazetesini okuyarak Necip ve arkadaşları ise Kahire’de sefalet içinde gecikmiş Avrupa vapurunu beklerler.

ZAMANSIZ DOĞU’NUN SAAT KULELERİ

Malum, Batı’da yeni ortaya çıkan kentlerde ahalinin adımlarını yeni ekonomik düzene uydurmak için meydanları saat kuleleri süslüyordu. Saat kulesi artık horozun ötüşüne, güneşin batışına göre devinmeyen yeni kentli sınıfa Protestan ahlakını hiç durmaksızın hatırlatacak alametifarikalardı. Gecikmeye, tembelliğe tahammülü olmayan kapitalizm vaktin nakit olduğunu hatırlatırcasına, devasa saat kulelerini dikiyordu kentin göbeğine. Oysa, Doğu’ya giden Oryantalist gezginlerin söylediklerine göre, orada zaman yoktu, her şey mistik bir varoluş içerisinde eriyip gidiyordu. “Katı olanın” daha da katılaştığı bir yerdi Doğu. “Kadere boyun eğen duruş”larıyla bekleyen dükkânların “hiçle meşgul” esnaf bozuntuları ölü bir dünyanın kalıntısıdırlar. Kahire sokakları paranın ışıltısından yoksundur. Bu yüzden Necip durmaksızın arşınladığı meydandaki saat kulesine bakıp söylenir: “Canına yandığım vakti geçmiyor.”

Necip’e zamanın varlığını hissettiren şey, zengin mahalleler ve İngilizlerin karargâh binalarıdır. Şehrin melez görüntüsü değişir buralarda. Necip yoksul sokakları arşınlarken kendi kendine söylenir: “Oh ne pislik, Avrupalıların tahakküme hakkı varmış.”

Dr. Hikmet, ışıltılı Paris hayatında sefalete sürüklenir. Necip Bulgaristan’a giden bir gemiye biner, o vapurun arzu nesnesine varıp varmadığını öğrenemeyiz. Osmanlı münevveri, Rus devrimcisinin söylediklerini hiç anlamayacak, gözlerini tembelce ufka dikip gecikmiş Avrupa vapurunun gelmesini bekleyecektir. Dilinde o pek sevdiği hürriyet türküsü, soyut kavramlarla, ikili karşıtlıklarla açıklamaya çalıştığı dünyayı arkasında; istibdadı koltuğunda; Mısırlıları ise İngiliz efendileriyle başbaşa “kaderine boyun eğmiş” bir halde bırakır. “Kahire Sıkıntısı”na gerçekte neyin sebep olduğunu düşünmez bile.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir